Kader

 Sizce kaderi değiştirebilir miyiz? Fikirlerimiz bize mi ait? Her an düşündüklerimize dayanarak belli fiiller ortaya koyarız. Bu fiileri meydana getiren biz miyiz yoksa düşüncelerimiz mi? Peki bu düşüncelerin kaynağı nedir?

 Mesela şu anda bu koltuktan kalkıp dışarı çıkmaya karar versem bu düşünce ya da bu sonuç bir nedene dayanmalıdır ve o neden de tabi ki başka bir nedene dayanmakta ve böylelikle her nedenin de nedeni olan bir ilk nedene doğru gidilmekte. Peki diyelim ki kadere yön veren benim deyip koltuktan kalkmamaya karar verdim. Bu fiili nasıl ortaya koymuş olabilirim? Hangi düşünceye dayanarak? Yine başka nedenlerin benim beynime yerleşmiş olan sonuçlarının düşüncesiyle. Sonuçta düşünmeden bir fiil meydana gelmez. Ruhumuzda olan şeyler de fikirlerimiz değil midir? Sonuç itibarıyla kader dediğimiz şey eşittir kuantum determinizm. Her şey ilk nedenin sonucudur. Yani şu an yapmakta olduğunuz herhangi bir fiilin asıl kaynağına kadar gitmek istersek fark ederiz ki bizim irade dediğimiz o şeyin kaynağı aslında zannımızda yarattığımız ben kavramından ziyade çok daha derinlere gitmekte. Nitekim zannımızın oluşması da bu ilk nedenin sonucu. Yani her şey ilk nedenin zincirleme sonuçlarıdır fakat bu demek değildir ki koyverelim gitsin. Aksine şu an burada oluş amacımız içinde bulunduğumuz durumu anlamak daha doğrusu kendimizi anlamaktır. Böylelikle de mutluluğun kaynağına ulaşmaktır.

Günah, ‘senin varlığından’ doğar. (Ahmed Hulusi)

 Günah senin varlığından doğar ne demektir? Günah senin varlığından doğar demek bütün kötülüklerin kaynağı sensin aslında. Sana senden başkası zarar veremez, sana senin egondan başka hiçbir şey zarar veremez, “benlik zannından” başka hiçbir şey zarar veremez. Günah senin varlığından (varlık zannından) doğar. Demektir ki; her şeyin başı sensin, ego… Eğer ki sen seninden geçemezsen beyhude bir yaşam sürersin. Bunun sonucundaki alev alev yanışın pişmanlık olacaktır. Kaçırdıklarının pişmanlığıdır. Yanış diye anlatılan budur. Yoksa cehennem ateşi, zebaniler hakikati anlatmak için sadece semboldür, teşbihtir. Allahın zulüm etmesi diye bir şey de söz konusu değil. İnsanın kendine zulmü söz konusu.

Biz onlara zulmetmedik. . . Ne var ki onlar nefslerine zulmedenlerdendi! (ZUHRÛF-76)

 Yani insanın kendine bir benlik elbisesi (!) giydirmesi ve bu zan üzere yaşaması sonucunda bunun getirisi olan pişmanlığı bize şu cümleyi anımsatır:

Ömrünü koyduğun oyunda, yanlış ata oynamanın pahası, ebedi hüsrandır. ( Ahmed Hulusi )

 Bir an durup düşünelim ki bu hayatta yalnızız, tekiz. Ama bir topluluk içinde yaşıyoruz bunu nasıl imgeleyebiliriz? Şöyle ki:

 Kendini aslında olmadığın şey olarak zannettiğin bir dünyadasın ve etrafında farklı maskelere bürünmüş hepsi de aslında sen olan varlıkların elinden kendini test etmektesin. Bu şekilde bir bakış açısı ile kendine verdiğin zararı azaltabilirsin. Eğer bu bir saçmalık dersen şu anda sandığın şekliyle etrafını algılayışının gerçek olduğunu bana nasıl kanıtlayabilirsin. Bana kendin gibi düşünen milyonları şahid tutman ne işine yarar? Galileo da Güneş merkezli evren kuramını benimsemiş ve bu sebepten Vatikan kilisesi tarafından yargılanmış. (Kilise dünya merkezli bir evren anlayışını savunuyordu) Bu durumda Galileo’nun karşısında milyonlar da olsa bu gerçeği değiştirmez. Sonuçta gördüklerinin senin gördüğün şeyler olduklarını nasıl kanıtlayabilirsin. En basiti senin kötü dediğin biri bir başkası için belki de mükemmel bir dost olabilir. Öyleyse bu kişi iyi midir, kötü müdür ya da ikisi de olmayabilir mi? Etrafındakileri neye göre değerlendiriyorsun? Bir bebek saflığında bakabiliyor musun? Çoğumuz hayır. Çoğumuz etrafımızdakilere(!) ön yargılarımızla bakıyoruz. Oysa ki en nefret ettiğin bir insan bile bu dünyaya saf ve tertemiz olarak geldi, suçsuz. Ne yaptıysa kendine yaptı bu hayatta. Sana senin yanlış yargıların dışında veya bu yargılarının oluşturduğu SEN zannın dışında zarar verebilen bir zerre olabilir mi? Bu yüzdendir ki sen yalnızsın. Acaba insanlar niçin yalnızlıktan ve ölümden korkar? Belki de bedenden ayrılmanın bir bitiş olduğuna kendilerini inandırırlar. Bedenleri herşeyleridir. Lakin bilinç ölür mü? Öyleyse ölüm nedir? Egonun hakimiyeti altında ezilen ekseriyet farklı düşünce sistemlerini saçmalık olarak yorumlar. Çok uçma düşersin derler (!). Bu düşme korkusu niyedir ki? Hem de aşağıların aşağısındayken…

Sonra da çevirdik aşağıların aşağısına attık. (Tin/5)

 Bu haldeyken insan düşünmelidir. Önce kendini daha sonra kendinden yola çıkarak olabildiğince saf bir şekilde; işleyişi, akışı, kaostan çıkıp düzeni. İnsanlar neden meditasyon yapar, namaz kılar? O kaostan uzaklaşıp düzeni seyredalmak için. Bu düzenin içinde kayboluşunu sadece izleyişin, gözlemci oluşun olduğunu yaşayabilmek için. Düzeni seyrediş… Her zerrede bulunan sonsuz potansiyeli seyrediş… En basitinden düşünün ki bir insandaki bir yeteneği ortaya çıkarmadığınız sürece bunu kimse bilemez belki şahsın kendisi bile farkında değildir. Lakin onun farkında olmaması bu yeteneğin yokluğu manasına gelmez. Daha başka bir açıdan kötü insan dediğiniz birinde dahi onun iyi yönünü ortaya çıkarabilirsin yahut iyi oluşunun farkındalığını (açılımını) sağlayarak ondaki kötülüğü yok edebilirsin. Bu ondaki iyi potansiyelinin kanıtı değil midir? Şimdi bu örnekten faydalanarak her zerrede sonsuz potansiyelin (kinetiğe dönüştürülememiş sonsuz potansiyelin) seyridir izleyiş. Lakin bir kötü insan (!) bunun farkındalığına erişememiştir. Bir bitkinin zaten böyle bir imkanı yoktur. Lakin kötü insanın imkanı vardır. Kötü insan potansiyelinin farkındalığına erişecek imkanını kullanmaz ve bu farkındalığa erişecek imkanı onda körelirse o nefsine zulmetmiş olur. (elindeki imkanı kullanmamış, hakkını verememiştir) Tüm bu kavramları ve ilmi bizlere aktaran, Hakk’tan seslenen Hz. Muhammed’i tekrar analım.

Bir anlık tefekkür , bin yıl nafile ibadetten hayırlıdır… (HZ. MUHAMMED)